Hayatım boyunca bir gölge gibi beni takip eden tek bir kelime vardı. Zihnim çok uzun süredir o kelimeyi hatırıma getirip duruyordu. Son zamanlarda yaşadıklarım, şarkılar, şiirler ve özellikle de insanlar… Hepsi aynı kelimeyi fısıldıyordu.

 

Yıllar önce girdiğim bir restorandaki şefin “Yalnız mıyız?” dediğinde irkildiğimi hatırladım. O günlerde sosyal medya genç bir adamın bir video bırakıp intihar etmesiyle çalkalanıyordu.  Yakın zamanlarda bir başka genç, bir mektup bırakarak intihar etmişti. Hikayeleri beni çok etkilemişti. Hayatı sorgulamama neden olmuştu. Yalnızlığın ne olduğu, gerçekten yalnız olup olmadığımızı ve bu hissin canına kıymaya sebep olacak kadar güçlü olmasının o soğuk boşluk hissi…

O sıra da dört kişilik servisin bulunduğu masaya yönlendirilmişken garson hızlıca diğer servisleri toplayıp sadece önümdekini bırakmasıyla o his içimi kaplamıştı. Sanki bir yangının ilk ateşi gibi içime düşmüştü: “Yalnızlık”

Hem kanı donduracak kadar soğuk, hem de yakıp kavuracak kadar sıcak bir duyguydu bu. Bu duyguyu bildiğim halde hep etrafında dolansam da, zaman zaman yaklaşsam da, temas etmekten kaçındığımı fark ettim. Temas edersem canım yanacak diye korkuyordum. Zihnime şu soru geliyordu: “Yalnızlık beni neden bu kadar çok korkutuyordu?”

Yalnızlıktan korkmak… yalnız olmaktan korkmak…  ya da sadece yalnız olmak…

Zihnimde kocaman bir kainat vardı aslında. Düşüncelerim yıldızlar gibi çarpışıyor, duygularım gezegenler gibi yörüngelerinde dönüyordu. İçimde hem boşluk hem ışık vardı. Eksenim etrafında dönüyor, ama nereye ait olduğumu bilmiyordum.  Hem eksik hem fazlaydım ve kendimi anlatma çabası içinde başarısız olmak, anlaşılmama hissi ile karışıyor, sanki zihnimde bir yıldız kayıyordu.

Bu düşünceler zihnime bir gün arkadaşımla gittiğim Şeb-i Aruz gösterisini çağırmıştı. Tennurelerin çıktığı anlardan etkilendiğimi hatırlıyorum. Birbirlerine temas etmeden tek başlarına dönüyorlardı. O dönüşlerde bir şey vardı. Önce kendi eksenlerinde, sonra da sahnenin tamamında…

İçten dışa… dıştan içe…

Zihnimdeki kainat, tennurelerin dönüşüyle örtüşüyordu. Bana dünyada yalnız olmadığımızı ama her birimizin kendi ritmiyle var olduğunu anlatıyordu.

Kendini merkeze almayı, kendine yaslanmayı, hayatın içinde akmayı sembolize ediyordu sanki. Bizimle aynı yerden yanan insanlara illa temas etmemiz gerekmediğini varlıklarını bilmenin de güç olduğunu hissettiriyordu. Yalnızlık şekil değiştirebilirdi. Eksik hissi merkezine gelmeye dönüşebilirdi. Böylelikle yarım kalmışlık hissi kendine yaslanarak bütün olabilirdi. Bunun için sadece merkezine yaslanmak yeterliydi.

Yalnızlık, içine dönmek ve kendine yaslanmakla bir bütün olma meselesiydi sadece…

Aidiyet, bir zamana, bir mekana, bir kültüre ait olmakla, ait hissetmek arasındaki farktı belki de… Görünmez bağlarla var olabilen; anlaşılmak için illa dokunmak ya da yanında olmak gerekmeyen bir haldi. Birinin sadece varlığını bilmek yeterliydi.

Zihnime, Barcelona’ya yaptığım bir gezide tanıştığım, teni, dili, dini, kültürü benden çok farklı olan bir adam gelmişti. Duyguları, düşünceleri, hayata bakışı, davranışları, nezaketi tam olarak benim gibiydi.  Aynı din, dil, kültürde büyüdüğüm evimdeki insanlarda bulamadığım şeyi, onunla ikimize de yabancı olan bir dilde yaptığımız sohbetimizde bulmuştum.  Tüm farklılıklarımızın arasında, onunla aynı evrende olduğumu hissetmiştim. Tamamen yabancı biri tarafından anlaşılmak ile en yakınındakiler tarafından anlaşılmamak arasında sıkışmış hissetmem normal miydi? Evime döndüğümde hissettiğim yalnızlığın sebebi bu olabilir miydi?

Yalnızlık bazen kaçılacak bir yer değil, durulacak bir merkezdi. İnsanın kendi kainatıyla buluşma haliydi. Yıldızlarımın, gezegenlerimin, iç dünyamın farkına varmak; eksiklerimi, fazlalarımı hissetmek, belki de bana bir pusula oluyordu. Kendimi ve merkezimi bulmanın yolunu aydınlatan, hem içsel yolculuğumun hem de kurduğum görünmez bağların bir kutup yıldızıydı yalnızlık.