Kendimi merkeze yerleştirdiğimde, tutunduğum bağların bir bir çözülüşünü izledim. İlk başta kayıp gibi göründü. Oysa tutunmak sandığım şey, dağılmamak için yakınımdakilere sarılarak ayakta kalmaya çalışmakmış. Sarsılmaz olmak önce kendime yaslanabilmekmiş. İçime döndüğümde yerimi bulmuştum artık.
Sessizce ve yalnız…
Kendimle baş başaydım. Biraz tanıdık, çokça yabancıydık birbirimize. Aramızda sessiz bir mesafe vardı, kelimeler havada asılı… Uzun yıllar görüşmemiş iki dost gibiydik. Konuşacak çok şeyimiz vardı ama nereden başlayacağımızı bilmiyorduk. İlk o başladı konuşmadan. Bana yorulduğum ama durmadığım günleri, kırıldığım halde gülümsediğim zamanları, “İdare ederim” deyip içime attığım anları hatırlattı.
O gece…
Beynimin içi arkadan öne doğru zonkluyordu. Gözlerimi kapattığımda karanlığın içinde yanıp sönen bir ışık vardı. Sanki bir şey sürekli alarm veriyordu. Korku sadece zihnimde değildi. Bedenim de korkuyordu. Bu kez kaçmadan, düzeltmeye çalışmadan, sadece yanında kaldım. Tam o anda, beynimin içinden “kırt” diyen bir ses geçti sanki. Kırılan bir kemiğin yerine yerleşmesi gibi. Ama inkâr edilemeyecek kadar netti.
Acıtmadı.
O gece bir başlangıç değildi. Kendimi yok saymalarımın, bastırma biçimimin, sonuydu. O andan sonra içimde olanı duymamazlıktan gelemedim. Eskiden hayır diyemezdim. Bir sınır çizmem gerektiğinde sesim yumuşar, cümlem uzardı. Kendimi anlatır, açıklar, haklı çıkarmaya çalışırdım. Bir sohbeti sonlandıran hiç ben olmadım. Karşımdaki hazır olana kadar kalırdım. Bunu uyumlu olmak sanıyordum. Bazen sohbeti önce ben kapattım. Dünya yıkılmadı. Ama içimde bir suçluluk yükseldi. Yarım kalmışlık hissi sardı bedenimi.
Bu kez o hisse yer açtım.
Suçluluk geçti.
Ben kaldım.
Bir karar verirken hâlâ içimde bir titreme oluyor. Bir sınır çizerken tereddüt geçiyor içimden. Ama artık bu titreme beni geri çevirmiyor. Kendimi eksiltmediğimde bağın şekli değişti. Ne fazla oldum ne eksik.
Zorlamadan yazılan mesajlar,
hızlandırılmayan yakınlıklar,
geri çekilmeden kalınan anlar…
Akış tam da burada başladı. Bu akışın içinde bir şey vardı. Adını sonra koydum: saygı. Sınırları koruyan ama duvar örmeyen bir yer. Rahatça arkama yaslanabildiğim, öne eğilip can kulağıyla dinleyebildiğim bir denge haliydi.
Konuştuğumda dinlenmek,
Sustuğumda küçülmemek.
Kimsenin yükünü boşaltacak durağı olmadığım anlar.
Ve belki de sevgi, en sonunda, bütün bunların toplamıyla ortaya çıkmalıydı. Bir şey eklemekten değil, eksilmemekten doğmalıydı.
Artık şunu biliyorum:
Kendimle olan bağım ne kadar güçlüyse, dış dünyam da o kadar sağlam olacaktı.
İçten dışa kurulan aidiyet; güvenle rahat olabildiğim, değerimi eksiltmeden kaldığım, duvar örmeden sınır koyabildiğim, akışta kalarak kurduğum içsel denge ile bütünlenen kalıcı bir sevgiydi.
İçten dışa.
Önce ben.
Sonra dünya.