Birkaç aydır kendimi sıkışmış, daralmış hissediyordum. Ne ileri gidebiliyor ne de geri gidebiliyordum artık. İçime dönmüştüm bir kere. Fakat oraya bakması hepsinden daha zor ve ağır gelmişti. Kendimle olan bağımdan ne kadar çok uzaklaşmış olduğumu anladığımda ona geri dönüş yolunun bu kadar meşakkatli ve çetin olduğunu bilmiyordum.
Yoruldum.
Hayata tutunmak için rutinler inşa ettim: iş, yemek, ajanda, temizlik, spor, Jessie… Fakat bu rutinler arasında, oturup nefes alacak bir boşluk bırakmadığımı fark edemedim. Kanepeyi Jessie’den korumak adına dizdiğim o basit sehpalar, zamanla ellerimle ördüğüm birer duvara dönüştü. Arka arkaya dizdiğim bu engellerin arasında, arkama bile yaslanmadan, sığabildiğim kadar bir yer kaplıyordum hayatta. Onları yerinden oynatmak bile bir yük gibi geliyordu.
Çünkü o darlık, bildiğim ve kontrol edebildiğim bir yalnızlıktı.
Aslında bu bana yabancı değildi. Hafızamı biraz yoklayınca kendimi hep bir "bekleme halinde" buluyordum. Hastanedeyken hiç kimseyle temas etmek istemiyor, kendimi uzak tutarsam güvende olacağımı düşünüyordum. Bu yüzden kıyıda köşede duran bir sandalyenin üstünde zamanın geçmesini bekledim. Annemin evindeyken de durum çok farklı değildi. İşten gelip yemek yedikten sonra oturup kaldığım sandalyeden uyku vaktim gelene kadar kalkmıyordum. 5 dakikalığına bile kanepeye uzanmama izin yoktu. Orada uyuyakalmamdan mı korkuyordu yoksa…
Hala bilmiyorum.
Arkadaşımın evindeyken de aynısı yaptığımı fark ettim. Bir şeylerin değişmesini hep o sandalyenin ucunda oturarak beklemiştim. Hayatım boyunca sadece sığdığım kadar alanlarda, başkalarının masalarının kıyısında emanet gibi durmuştum. Şimdi kendi kanepemde ve etrafıma dizdiğim sehpaların arasında aynı "sandalyenin ucunda oturma" halini tekrarlıyordum. İçimde bile emanet duruyordum sanki. Çünkü o merkezi başkalarının beklentileri ve gölgeleriyle doldurmuştum.
Sanki sıramı bekler gibi…
Sonra hayatın bir uyarısı gibi mutfağımın ışığı söndü. Karanlıkta kalınca o basit sehpalardan birini basamak yapmak zorunda kaldım. Ama üzerine çıktığımda gelen çatırdama sesi, aslında hayatımın eski temellerinin sesine benziyordu. Eskiden tutunmak dediğim o bağlar gibi, yüküm ağırlaştıkça bu sehpalar da artık beni taşımıyordu.
Alelacele ampulü değiştirebildim.
Aynı gün banyo da karanlıkta kaldı. Bu sefer sorun ampul değiştirmekle çözülmeyecekti çünkü sorun sistemin eski olması ve artık düzgün çalışmamasıyla ilgiliydi. Tıpkı eski benin kurduğu “idare etme” düzeni gibi hissettiriyordu. Elektrikçi yeni sistemi kolaylıkla adapte edip gitmişti. Bir süre o armatüre bakakalmıştım. Karanlığa tahammülüm yoktu artık.
Ve aydınlık içimi ferahlatıyordu.
Beni daraltan o sehpalara dönüp baktığımda artık işlevlerini yitirdiklerini, eski düzenin parçaları olduklarını fark etme zamanım gelmişti. Üst üste koyup merkezden çıkarıp bir kenara emaneten bıraktığımda, evimde ve ruhumda ilk kez geniş bir alan açıldı. Şimdi kanepem, arkama yaslandığımda sadece sığdığım kadar bir yer değil, kollarımı açabildiğim bir özgürlük alanı… Orta sehpam artık bir engel değil; üzerinde hikayeler yazacağım, rahatlayacağım, doyacağım bir yaşam alanı…
Sınırı ve işlevi belli olan bir eşlikçiydi artık.
Alanımı temizlemek ve düzenlemek, iç dünyamı düzenlemeye benziyordu. Eş zamanlı olarak kendimi merkeze almaya çalışırken neden yapamadığımı anladım. Çünkü ben başkalarını merkezime almış ve doldurmuştum. Tıpkı sehpaları kaldırmak gibi, onları da merkezden dışarı aldığımda bana alan açıldı.
Daralma hissi hafiflemişti.
Ne eskiye tamamen dönebiliyordum. Ne tamamen yeni de rahat edebiliyordum. Eski benle yeni ben arasında kalmıştım. Eski sistemin karanlığından çıkıp, yeni sistemin ışığına alışana kadar hissedeceğim bir duyguydu bu. Kendi merkezime yerleşememe sebebim ortadan kalkınca, artık kanepenin ucunda değil; kendi merkezimde oturuyorum.
Yalnızım burada. Tepemde bir ampul, bir sandalyede oturuyor ve ördüğüm duvarların çatlayarak yıkılışını izliyorum.
Geçiş yalnızlığı sanırım tam da bu.