Kurduğum bağlar sessizce üstlenilen bedellerle geliyordu.

 

Çoğu zaman adını koymadığım bu bedelleri, fark etmeden ödüyordum. Görünmek isterken geri çekilmek, anlaşılmayı beklerken susmaya alışmak, ait hissetmek uğruna kendimden vazgeçmek gibi… 

Ben, bunları fedakârlık sanıyordum.

İnsanlarla bağ kurduğumu düşünürken, bunun bağlanmak değil, daha çok tutunmak olduğunu fark etmem çok zamanımı almıştı. Tutundukça ağırlaşmış, ağırlaştıkça sessizleşmiştim yıllar içerisinde. Bir noktadan sonra bağ kurmakla yük taşımak arasındaki çizgi silinmişti. 

Ben hala aitim zannederken; asıl olan kendime yabancılaşmak…

İlişkilerim vardı. Konuşuyordum, anlatıyordum, tartışıyordum. Ama ne zaman durup içime baksam, orada eksik olan bir şey vardı. Arayıp durduğum, bir türlü kelimeye dökemediğim bir sorunun ekosu yankılanıyordu içimde. Görünmek istiyor ama kaybetmekten korkuyordum. Anlaşılmayı beklerken susmaya, ortamı bozmamaya, geri çekilmeye alışmıştım. Ait hissetmek uğruna eksilmeyi, küçülmeyi normalleştirmiştim. 

Ben bu bedeli tanıyordum ama adını…

Bu hâlin köküne indiğimde babamın ölümüne vardım. Çocuktum. Hayat bir anda altüst olmuştu. Okula gidiyor, günlük hayatı sürdürüyor ama büyük bir bağın kopuşunu küçük bedenimde taşıyordum. O dönemde arkadaşlıklarım da koptu. “Çok duygusalsın” denmişti. Bunun benim eksikliğim olduğuna inanmıştım. Suçu kendime almış, kabuğuma çekilmiştim. 

Ben seçtiğimi düşünürken; aslında sığındığım yalnızlıktı.

Sonra anneme tutundum. Başka kimsem yoktu. Babamın ölümünden sonra “Ben senin yerine taşırım” diyerek annemin yüklerini üstlendim. Görünmenin yolu buydu sanki. Yük almak, sessiz kalmak, dayanmak… Ne kadar yorulduğumu, bu yükleri taşıyıp taşıyamadığımı kimse sormadı. Ben de söylemedim. Zamanla fark ettim ki görünmek uğruna sessizleşmek, aidiyet uğruna kendini silmekle eşdeğerdi.

Bunu öğrendiğimde artık çok geçti.

Yıllar geçtikçe ağırlaşan yükler ve tutunduğum bağları kaybetmeme çabası, sonunda beni bir hastalığa sürükledi. Kendimi hepten kaybolmuş hissediyordum. Sonrasında iyileşebilmek için her şeyi kontrol etmeye başladım. Planlar, düzenler, sınırlar… Hatta ataklarımı bile. Kontrol ettikçe tetikte kalıyor, tetikte kaldıkça suçluluk ve utanç büyüyordu. “Yeterince iyi değilim”, “fazlayım”, “beni böyle kabul etmezler” düşünceleri içime yerleşiyordu. Bu döngünün beni yavaş yavaş küçülttüğünü, geri çektiğini, sessizleştirdiğini o zamanlar fark edememiştim.

Öyle ki bu döngünün beni yuttuğunu…

Psikoloğumla bir seansımızda sorularıma cevap ararken, “neden?” sorusunun cevabını ilk kez bu kadar net hissettiğim bir an yaşandı.  Nefes almadan konuşuyor, zihnimdeki fırtınayı dindirmek ister gibi anlatıyordum. Fakat bir anda sözümü kesti ve tek bir cümle söyledi: 

“Sen yoksun.”

Ben o an…

Durdum.

Ne söylediğimde, ne yaşadığımda, ne de hissettiğimde ben vardım. Kendimi var ettiğimi zannederken, başından beri kendimi yok sayarak yaşadığımı o an fark ettim.

O cümleden sonra geçmişte “orada olmadığım” anlar bir bir geldi aklıma. İçlerinden bir tanesi yüzeye daha yakındı.Hararetli bir konuşma… Söylediklerimin, düşündüklerimin masada olmadığı bir an… Oradan kalkıp gitmediğim için kendime kızdığım bir sessizlik. O yokluğu unutmamak için iç bileğime “hiçlik” sembolünü dövme olarak yaptırdım. Bu benim için yok olmak değil, varoluşun sessiz yüzüydü. Bir hatırlatma gibiydi: 

“Ben burada yokum. Hadi kalk ve git.”

Ben bir hiç… 

Zamanla şunu düşünmeye başladım: Ait olmakla ait hissetmek aynı şey değildi. Bir yere, bir ilişkiye, bir role ait olabilirdim ama kendime ait değilsem, orada gerçekten var sayılmazdım. Bağ kurmak, ancak kendinle olanın sağlam olmasıylamümkündü. 

Ve sessizce ödenmesi gereken bedellerle…

Dışarıda kurduğum her bağ çözüldükçe biraz daha içe çekiliyordum. Bunların, beni nasıl hasta ettiğini ve yok ettiğini göremeyecek kadar tutunmuştum. Kendimden ne kadar uzaklaştığımı fark ettiğim de, her bağın ben yokken aslındasağlam olmadığını anladım. 

Zamanla… her şey yerini buluyordu. 

Bir var olma hikâyesi sandığım hayatımın, aslında sessiz bir yok oluş hikâyesi olduğunu fark etmem böyle başladı. Kendimden uzaklaştıkça yok olmuş, yok oldukça ait olmaya çalışmıştım. Oysa aidiyetin yönünü dışarıdan içeriye çevirmeden hiçbir bağ iyileşmiyordu.

Dıştan içeriye…

Aidiyet…

Ben…