O gün psikolog görüşmesinden çıktığımda, içime bir yalnızlık çökmüştü. Bir yanım panikle arkadaşlarımı aramak istese de, diğer yanım buna izin vermiyordu. Panik dalgası içindeyken “nasılsın?” diyen bir mesajla irkildim. Birinin iyi olmadığımı hissedip yazması dalganın hafiflemesine sebep olmuştu.

Eve gitmek istemiyordum. Yemek saatine daha çok vardı fakat birden duygusal açlık hissetmeye başladım. Canım tatlı yemek istiyordu. Bu açlığı bastırmak için, küçük bir tatlı, henüz tam tanımadığım biriyle tanıdık bir sohbet, gündelik mesajlaşma… Büyük anlamlar yüklemeden, sadece var olmayı seçmek…

Ertesi gün iyiymiş gibi görünüyordum. Yapılacaklar listem vardı ama içimden hiçbir maddeyi gerçekleştirmek gelmemiş, kendimi bir kafede oturmuş çay içerken bulmuştum. Amaçsızca ve dingin bir sessizlikle başbaşa… Ruhum bir şeyler söylemek istiyor gibiydi. Dilinin çözülüp bana derdini anlatmasını bekliyordum sanki. Onu beklerken telefonumla oyalanıyor notlar bölümündeki yazdıklarımı gözden geçiriyordum. Öykü fikirleri, tek cümlelik notlar, roman taslakları… Hepsi zamanını bekliyordu yazılmak için. İşte o an bir dürtü daha yükseldi: “Hadi, şimdi eve git ve yaz.”

Bu dürtü, zihnime yıllar öncesinden bir anıyı getirmişti beraberinde. Ofisimin bulunduğu sokakta bir kalabalık toplanmış, ambulans gelmişti. Kocasının kaybını yaşayan bir kadının feryadı sokağı inletiyordu. Yanında durduğum paramediklere, “Müdahale etmeyecek misiniz, bir sakinleştirici falan… Kadına bir şey olacak,” dediğimi hatırlıyorum.

Aldığım cevap beni şaşırtmıştı: “Hayır, acısını yaşamalı.”

Bu anıyla birlikte, bir gün önceki konuşmalar zihnimde yeniden yankılandı. Yazmak, üretmek isteğimi kabartan bu duygunun “öfke” olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım. Acıyı bastırmak için geliştirdiğim ve tutunduğum tek şey üretmek ve yazmaktı. Bağırmak, vurmak, kırmak bilindik tepkilerken; bendeki yansıması ise üretmeye sevk ediyor, motive ediyordu. Bu anıyla birlikte canımın acıyor olduğunu fark ettiğimde, beni yazmaya sevk eden içimdeki sesi dinlemeyip onu sakinleştirdim. “Şimdi değil.”

Çayın sıcaklığını hissetmek, arkama yaslanıp insanları seyretmek… Hatta bir sokak kedisini seven insanları görmek, yaşamın içinde olduğumu hissetmeme yetiyordu. Anda olmak ve orada kalmak için gereken sadece durmaktı.

Öfkenin neden geldiğini sordum kendime. Bir süredir yazılarımda da kullanmak istediğim için zihnimi meşgul eden şey sonunda adını buldu: YAS. İnkar, pazarlık, depresyon ve kabulleniş evrelerinden geçmiş miydim, yoksa öfkede takılıp kalmış mıydım, merak ediyordum. Zihnimde bir soru belirdi: “Neyin yasının sürecindeydim?”

Bunu düşünmek ağır geliyordu. Yüzleşmeye hazır olmadığım anıları çağırmak istemiyordum.  Soğuk bir esintiyle ürperdim. Havalandırmak için kafenin camları açılmış olsa da bu ürperti yalnızlık dürtüsünü canlandırdı. Böyle durumlarda elim hemen sigarama gidiyordu. Çakmağımın gazı da tam bitecek zamanı bulmuştu. Birinden rica etmek için etrafı süzdüm fakat tedirgin hissediyordum. Sigara içme isteğim ağır basınca bir cesaret yan masadan istedim. Çakmağın bende kalabileceğini söyleyince içimde bir şeyler çözülür gibi hissettim. Yerime geri dönüp oturduğumda artık hazırdım, yüzleşmem gereken her ne ise…

Bir ufak temas bile yeterliymiş diye düşünürken buldum kendimi. Zorlamadan, küçük adımlarla artık yasın adını koyabilirdim. O an geçmişten bir fotoğraf düştü önüme. Zihnime tek bir kelime geldi: Aidiyet.

İçten içe bildiğim fakat anlamını yeni kavradığım bu kelimenin, hayatımı şekillendirip yön vermekte bu kadar güçlü bir rolü olduğunu ancak şimdi fark ediyordum. Hayata başladığım andan itibaren kurduğum bağlar, sessizce ve sırayla çözülmeye başlamıştı.

İlki geri dönüşü olmayan bir kopuştu. Bir gün vardı, ertesi gün yoktu. Ardında kalan boşluk, seslerden çok sessizlikle kendini belli ediyordu. Alışmak denilen şey, aslında yokluğun yerleşmesine izin vermekti.

Sonra başka bir kayıp geldi. Bu kez kimse ölmedi. Ama yine de bir bağ vardı ki, tek taraflı tutuldukça ağırlaştı. Ayakta kalması için sürekli kendimden verdim, varlığını kanıtlamak ister gibi. O bağ hiç kurulmamış belki de, ama ben yıkılmasın diye kendi içimden dayanaklar örmüştüm. Yoruldum. İnsan var olan bir yokluğun yasını tutabiliyormuş; bunu çok geç öğrendim.

Bu yüzden tuttuğum yas, yalnızca kaybettiklerime dair değildi. Çözülen bağlara, adını koyamadığım eksikliklere, var sandığım ama hiç var olmamış temaslara da uzanıyordu. Birini toprağa vermeden de yas tutulabileceğini, bir bağın ölmesi için bedenin gitmesine gerek olmadığını o an anladım. Bazı kayıplar kalabalıkta da yaşanır, bazıları ise insanın içinde usulca yer eder.

Çünkü bazı yaslar sessizdir.